2 Şubat 2017 Perşembe

Sami

Pazar günü insanlık namına erkenden uyanmıştı Sami. Sabah! gözlerini açtığında saat 13.30'u gösteriyordu. Sağ olsun, uyanmış ve saygı göstermişti pazar gününe. Belki komşulardan biri kapıyı çalar ya da çocuklardan biri gelir onu kahvaltıya çağırır diye, bekledi bekledi durdu. Durup dururken hüzünlendi yine. Oysa ne kapısı vardı yaşadığı mekanın ne de bir komşusu. Bir parkın bankından hallice, bir duvarın üstünde pinekliyordu, her günkü gibi. Havalar henüz çok soğumuş olmasa da, Sami, gelecek kışın düşünceleriyle titreyip duruyordu. O, zaten hep duruyordu; hayat acımasızdı, tıpkı pazar olmayan günlerdeki gibi. Ne arayanı vardı, ne de soranı; sıkıntıdan patlayacaktı önünden gelip geçenler de olmasa...

Bir çocuk güzelce giyinmiş, bir prenses; annesi ile babası da pespaye kılıklarıyla, gelip geçtiler Sami'nin önünden. Ardlarından baktı Sami; ne hoş diyebildi ne de boş... Bir köpek; parlak tüylü, ipinin ucunda ondan da süslü bir huri; güzel mi güzel. Etek giyinmiş, bayramlıkları olsa gerek; eteği de pek mini. El öpmeye geldi köpek, Sami'nin duvarına işeyerek; havlayarak teşekkür etti, minik etekli hanım da tiksinerek. Ve baktı Sami ardlarından, onlar yürüyüp giderken: Ne hoş diyebildi ne de boş...

Atladı duvardan, sidikli olmayan kuru bir yere. Kırışmış pantolonunu düzeltti ve sanki en âlâsındanmış gibi, gömleğini de. Ağır adımlarla parkın çeşmesine yürüdü, sinekler de peşi sıra üşüştü. Saçları zift gibi siyah, telleri yapış yapış; teni Afrikalı gibi kara ama mis gibi leş kokmakta. Ellerini yıkadı ilk, ağardı sanki teni, renk geldi. Yüzünü yıkadı. Saçlarını bolca ıslattı. Suyu boşa, saçlarından da bir ton kara akıttı; göz yaşları suya, hüznü karaya karıştı. Pak oldu ama temiz olamadı, biliyordu, ve yine sustu. Islak gözlerle ve ıslak saçlarla göğe baktı. Güneş ona selam çaktı. Gözlerini kırptı Sami, güneş utancından buluta saklandı. Eğdi başını Sami yere; düşünceli yürüdü yine. Geldi duvarın dibine. Ve en atiğinden zıpladı; sidikten uzak, en kurusundan bir yerden, köşküne. Ellerini dizine koydu, dizini dizine bitiştirdi. Ayaklarını sallamaya ve bir yandan da düşünmeye başladı...

Çok olmamıştı aslında bu park köşelerinde sürünmeye başlayalı. Henüz bir ay bile olmamış, parkın değişken ruh haline alışmıştı. Bir köşede, aşk; bir köşede, hüzün; bir köşede, çocuklar; bir köşede, kuşlar; ve bir köşede de kendi vardı... Utansınlardı, onu buraya sürükleyen olayların kahramanları. Utanmalılardı, utanmasını biliyorlarsa şayet. Onca yıl düzenli bir yaşantının ardından, böylesi park köşelerinde sürünmesinin mimarları, utanmalılardı. Çok utanmalılardı hem... Sami utandı! Utanmakta haklıydı, onların utanmaları gerektiğini düşündüğünden. O değil miydi, evet, diyen, her gelene, he, diyen. Utanmalıydı öyleyse Sami. Suçluydu...

Güneş, saklandığı bulutun ardından çıkmış, düşüncelere dalan Sami'nin düşüncelerine dikkatini vermiş, ona bir sinirlenmiş, bir sinirlenmiş, tüm sıcaklığıyla, tüm ışınlarını Sami'nin üstüne boca etmişti. Olur muymuş böyle, olur muymuş böyle aptallık. Niye utansınlarmış, o utanmalıymış. Suçlu olan Sami'ymiş, Güneş bundan adı kadar eminmiş. Emin, çünkü milyonlarca yıllık deneyimliymiş. Boca etmiş ışınlarını intikam alırcasına Sami'nin üstüne. Yanmış Sami sıcaktan, duramamış duvarın üstünde. Bu ne sıcak, diye iç geçiren Sami, henüz oturduğu duvarın üstünden atıverdi kendini, tam da sidikli yer parçasının orta yerine. Şıp, diye ses geldi, ayakları yere değdi. Lanet okudu Sami, durmadı, yürüdü, parkın çeşmesine doğru...

Varamadan çeşmeye, açlığı vardı beynine. Karnının acıktığına kâni olan Sami, yönünü değiştirdi, parkın girişine. Ee, dilenecekti, bir, iki simit için yine... Utanmalıydı Sami, utanmalıydı!

2015
Yorum Gönder