11 Ocak 2009 Pazar

Boşluk

Boşluğa kendimi bıraktım öylece düşüyorum.
Dibe mi iniyorum yoksa bir yükselişte miyim?
Nevrim dönmüş bulamıyorum yönümü.
Her zamankinden çok farklı bir sıkıntı var içimde.
Daralmış yüreğimi gevşetmek için yaptığım hileler bile işe yaramıyor.
Ölüm korkusu sarıyor beynimi.

Kış soğuk,
zihin bulanık,
beden alabildiğince durağan
ve ben tüm bunlara savaş açmak istiyorum.

Ömrün yarısı diyorlar yaşıma.
Acaba geriye kaldı mı bir o kadar daha.

Kalkamıyorum ki bedenimden öte,
yürüyebileyim kötülüklere.

Düşüyorum..

Adam her zamankinden yorgun kalktı bu sabah. Saat kaç diye baktı duvara: 05:45. Erken bir saatte kalkmanın bir anlık sevinci ile yaptığı kahvesini yudumlarken, peşini bırakmayan talihsilzikleri düşündü.

Talihsizliklerin sebebinin aslında kendi verdiği kararlar olduğunu henüz öğrenmişti, ama çok mu geçti yoksa hala yapacak bir şeyler var mıydı kestiremiyordu. Tıpkı ömrüne biçilen gün sayısını bilmediği gibi.

Kah gelip geçen bir umut hali kah gelen ama zor giden bir umutsuzluk halindeydi. Çok yanar döner bir haldeydi adam. Adam, üzgündü bu sıralar. Gergindi, iş yapamazdı. Oysa elinden çok iş gelirdi. Yapmıyordu, yapamıyor sanki engellendiğini hissediyordu. Bazen saatlerce oturuyor, işine bakıyor bakıyor ve sadece bakıyordu. Dili olsaydı eğer yaptığı işin:

- Neye bakıyorsun be adam. Hadisene, yap, becer beni. Bitir de görsün alalem.

Dermiydi acaba?

Kimbilir, daha bugüne değin vaki olmamıştı böyle bir durum. Ta ki bu adamın hikayesini yazana kadar.

Adam kahvesini yudumlamaktan öte kanarcasına içmeye başladı. Birden damarlarındaki kan da boğazından geçen kahve kadar yoğun, bir o kadar da hızlı akmaya başladı. Bir sinir, bir gerginlik içinde neredeyse fincanını yiyecek duruma geldi.

Olsa o an, bir kurban, parçalayacak öcünü alacak, hemen rahatlıyacaktı. Kime karşı ne ye karşı. Sıktı yumruklarını, masaya koydu nazikçe yine. Oysa gümletmeliydi masayı, yarmalıydı ortadan ikiye. Adam böyleydi işte. İçi içine, dışı dışına sığmayan.

İçeriden gelen bir ses ile irikilen adam ayağa kalkar. Sesin geldiği yöne doğru, bir ürperti eşliğinde yürümeye başlar. Duyduğu sesin çıktığı şey ona garip gelmişti ve kendinen şüphe edercesine korkmaya başladı. Delirmiş miydi? Emin değildi ki adam, bu sesi bir rüyada mı yoksa sabah sabah başına gelen mistik bir gerçekte mi duyduğuna.

O şey onun işiydi. Ses de yarım kalan işlerinden geliyordu. Tek değil bir çok ses geliyordu odadan. İşler birer adamcık olup adamın karşısına dizilip hesap soruyorlardı sanki. Adam dinlemiyordu aslında çıkan sesleri. Sadece hayretle bakıyordu.

- Sıkma canını
- Önce benden başla, sonra diğerlerine geçersin.
- Herşey para değildir, sen insanlığını yap. Verirlerse alırsın.
- Otur sakinleş. Korkma hemen. Dinle bizi

Adam ne şaşkındı ama. Kim böyle bir duruma şaşmazdı. Ne olduğu belirsiz adamcıklar ve yaptıkları konuşmalar.

Adam, zorda olsa şaşkınlığından ve yavaşça azalan korkusundan uzaklaşmaya başladı. Bu ona bir kahve içmesine sebep oldu. Bir mutfak bir oda, geldi gitti. Artık olayları kabul edercesine, rahatlamış gibi görünerek elindeki kahvesiyle odaya emin adımlarla girdi. Bir an, odaya girdiğinde adamcıkları bir daha görmeyeceğine emin gibiydi. Ama oradalardı. Bekliyorlardı.

Yarım kalan şeyler bizi bir boşluğa sürüklüyor. Bu su götürmez bir gerçek. Bu dünya bir sistem üstüne kurulmuş. Herşey herşeyi etkileyebiliyor.

Bir çark sistemi var sanki. Yarım kalan şeyler, sistemdeki eksik olan çarklardan başkası değil aslında. Öyle çok eksik parça var ki bu sistemde. Tamamlansa sanki, tüm dünya bir huzura varacak.

İşte biz adamlar ne zaman adamcıkları becermeyi öğrenirsek, adamcıkların da götümüze parmak atması biter.

Yaşasın huzur, yaşasın getirdikleri..

09 Ekim 2007 Salı

Siyah-Beyaz

Bugün bir forumda cinlerle ilgili bir yazı vardı. Ve mutlaka okunmalı diye de başlık atılmıştı. Yani bu başlık olmasaydı bakacağımda yoktu.

Neyse bilindik bir cin öyküsünü okudum. Alt tarafta da yorumlar yapılıyordu. Bir yorum ve altında da bir resim vardı:

"Kimi zaman kendi halimle, kimi zaman sevilmeyen ve itilen nefret edilen kılıklarla cıkar gelirim. Hissetmeden yanaşırım zarar vermem ama istenmeyen haller de olabilir"


Cin hikayesinden midir yoksa yorumdaki yazıdan mı bilmem ama aşağıdaki resim beni bir an için büyüledi.



Sonra resmin kaynağına bakasım geldi. İnşallah imageshack falan değildir dedim kendi kendime. Ve beklediğim gibi değildi. Resim www.thy.com sitesinden SKYLIFE bölümünden geliyordu. Hemen o bölümle ilgili sayfayı aradım bir kaç dakikalık uğraştan sonra sayfayı buldum.

Sayfada Gökşin Sipahioğlu adlı kişiden bahsediliyordu. Gazeteciymiş. Fotomuhabir. Anlatılıyor birşeyler. Tabi yazı ile birlikte de çektiği fotoğraflardan bir kaçı sergilenmiş. Güzel resimler ve bunu sizinle paylaşmak istedim.


İyi gazeteci (Gökşin Sipahioğlu)
SkyLife - Ekim 2006

27 Haziran 2007 Çarşamba

Çocuklara masallar: Park orman

Babası kızına sokağa çıkması için izin vermişti. Kızı henüz bisiklete binmeyi yeni öğrenmiş, 7 yaşında bir çocuktu. Babası tembihledi: "aman ha!, buralardan uzaklaşma". Kızı kısa bir cevapla "söz" dedi ve heyecanla, bisikletiyle sokakta tur atmaya başladı.


Ayşegül, bizim küçük kız bisikletle dolaşırken biraz aşağılara gitmeye karar verdi, çekinerek babasının ona baktığından. Tamam, babası görmüyordu. Sokakta bisiklete binmek pek güzel olmuyordu, dar sokak ve kısa idi. Oysa aşağılarda parka gitse, uzun yollarda rahat rahat bisikletine binebilirim diye düşünüyordu. Gitti küçük kız aşağılara.


Parkın içine girdiğinde ne güzel kuş sesleri ve ne güzel bir sürü arkadaş vardı orada. Acaba dedi, içinden. Bisikleti kenera bıraksamda arkadaşlarla mı oynasam. Evet dedi, ve bisikletini bir ağacın altına bıraktı. Koşa koşa salıncak ve kaydırakların oradaki çocuklara doğru gitti. Salıncaktaki bir kız ona seslendi.


- Heey, beni iter misin?

- Evet iterim. Ama sonrada sen beni iteceksin olur mu?

- Neden senin baban yok mu? O gelsin seni itsin.

- Ama seni ben iteceğim, demekki seninde baban yok.

- Akıllım benim babam işte, nasıl beni gelip itsin.

- Annen gelseydi.

- Annem kızıyor, beni çağırma diyor. Hadi itsene.

- Ama sonra sen de beni iteceksin olur mu?

- Tamam, ama baban yoksa konuşmam seninle. Annem kızıyor.

- Benim babamda evde gazete okuyor, hem herkesin babası vardır.

- it hadi.

- Senin adın ne, benim adım Ayşegül.

- Burcu..

- Ben sıkıldım, bisikletime bineceğim.

- Senin bisikletin mi var? Bende binebilir miyim?

- Evet var, ama sürmesini bilmiyorsan olmaz.

- Biliyorum bak göstereyim. Ayaklarını böyle böyle çeviriyorsun. Değil mi?

- Evet öyle, hadi gidelim gezelim.

- Dur bekle, geliyorum.


Ayşegül önde, Bucu arkadasından koşarak bisiklete doğru gittiler. Ağacın altına geldiklerinde, Ayşegül dondu kaldı. Gözleri sulandı, ağlamaya başladı. Bisikleti yoktu!


- Babam kızacak bana, bisikletim buradaydı. kim aldı onu.

- Yalancı hani bisikletin vardı.

- Buradaydı, buraya bırakmıştım.

- Hııı hıııı

- İnanmıyorsan parkın bekçisine soralım, o beni bisikletimle gördü. Gel babama soralım. ama olmaz. Babam anlarsa çok kızar. Daha yeni almıştık bisikleti.

- Başka bir yerede olmasın.

- Buraya koymuştum.

- Şu yerdeki senin mi?

- Hangisi.

- Şu kırmızı olan.

- Aaaa evet bu benim tokam.

- Tokan?

- Ama, ama benim tokam zaten saçımda. Bu nereden gelmiş.


Ayşegül yerdeki tokayı almak için eğilir ve tokayı kaldırır. Sonra Burcu'ya döner. Fakat, Burcu yok.


- Burcu, Burcu..


Ama burası park değil miydi? Burası neresi böyle. Etrafta hiç kimse yok, güneş gitmiş hava kararmaya başlamıştı. Ağaçların yerinde boş direkler var. Direklerin üstünde leylekler yuva yapmışlar. Bunlar babasının anlattığı leylekler olmalıydı.


Bir ses, Ayşegül'e seslendi.


- Küçük kız.


Ayşegül, şaşırdı, oysa etrafta hiç kimse yoktu.


- Yukarı bak küçük kız. Yukarı


Aaa Leylek konuşuyor. Yuvasından Ayşegül'e sesleniyor.


- Ee. Efendim.

- Küçük kız n'oldu kayboldun mu?

- Evet,

- Hadi uç gel yanıma, buradan etrafı daha iyi görür, evini bulabiliriz.

- Ama ben uçamam ki.

- Niye, ben uçabiliyorum. Burada uçmak kolay. Sadece denemelisin.

- ...


Ayşegül, çok şaşırdı bu sözlere. Bir an aklı kaybolduğuna takıldı. Gözleri doldu, dudakları titredi. Ağlayacak gibi oldu. Leylek ona yine seslendi.


- Küçük kız, ağlama sakın, titremesin dudakların. Evini bulacağız.

- Nasıl?

- Gel yanıma, burdan bakalım?

- Nasıl?

- Uçarak gel. söyledim ya.

- Uçamam ben?

- Denemelisin.

- Nasıl?

- Aç kollarını, zıpla buraya, çırp kollarını.

- ...


Ayşegül, açtı kollarını, zıpladı ve bir kuş gibi kollarını çırptı. Ama yok uçamamıştı. Durdu durduğu yerde. Leylek ona güldü.


- hah haa, uçamadın değil mi?

- evet uçamadım.

- Uçamazsın zaten.

- Ama uçarsın dedin.

- Yalan söyledim.

- Yalancı

- hah haaa,

- Lütfen bana yardımcı ol, n'olur. Annemi istiyorum.

- Tamam küçük kız, üzülme, yardım edeceğim sana.

- Yalan söyleme ama.

- Söz. Bak şimdi şuradaki, şu taa ilerideki ağacı görüyor musun? Direklerin sonunda.

- Hangi ağaç.

- İleride direklerin sonunda, büyük bir ağaç var. Sen yürü göreceksin. Git o ağaca derdini söyle.

- ...

- Hadi gitsene ne duruyorsun.

- Ben korkuyorum, çok karanlık.

- Git hadi birşey olmayacak.


Ayşegül leyleği dinledi ve ağaca doğru yürümeye başladı.


İncecik direkler
üstlerinde leylekler.
Yuva yapmışlar teker teker.
Yalancı mı bu leylekler
Ayşegül'ü annesi bekler.


Ayşegül, yürürken incecik direğin arkasından kocaman şişko bir ayı çıkmış aniden. Ayşegül korktu.


- Aaayyyyy...

- Dur, küçük kız, beni dinle. Benim sana zararım olmaz. Leyleklere inanma, gitme oraya.

- Ama sen beni yeme sakın. N'olur.

- Yemem. Korma benden.

- Tamam

- Bak, senin kırmızı tokan var ya.

- Evet bu mu? Aaaa tokam nerede. az önce elimdeydi.

- Hayır onu Leylek aldı. Eve gitmek istiyorsan, tokanı geri almalısın.

- Nasıl?

- Direğe tırmanmalı, geveze leyleğin yanına çıkmalısın. Kışşşt kışşt demelisin.

- Sonra?

- Sonra leylek uçacak, altındaki kırmızı tokayı alacaksın.

- Ama ben oraya çıkamam ki.

- Çıkarsın.

- Sende yalancısın. Leylek gibi.

- Denemelisin.

- Leylekte sende yalancısın. Denemeyeceğim.


Ayşegül koşarak Leyleğin dediği ağaca doğru gitti. Evet leylek yalancıydı ama belki bu sefer doğru söylemişti. Belkide gerçekten ağaç kendisine yardımcı olacaktı.


- Dur küçük kız, gitme..


Diye bağırdı ayı ona. Ayşegül dinlemedi onu. O korkunç suratlı ayı zaten kendisini çok korkutmuştu. Koşarak ağaca doğru gitmeye devam etti Ayşegül. Koşuyordu ama ağaç bir türlü yaklaşmıyordu.


Çok hızlı koşarsam, çabuk varırım diye düşündü Ayşegül. Daha hızlı koştu, çok hızlı koştu. Öyle hızlı koştu ki, Ayşegül bir baktı ağaç arkasında kalmış. Ağacın çok uzağına gitmişti. Şimdi geri gidip ağaca ulaşması gerekecek. Fakat çok yorulmuştu Ayşegül. Biraz dinleneyim, nasıl olsa yine koşar ağaca ulaşırım diye düşündü.


Oturdu yere, dinlenmeye başladı. Karnıda acıkmıştı. Oysa annesi ona sokağa çıkmadan önce yemek yemesini söylemişti. Ayşegül ise, benim karnım tok, yeni yemek yedim demişti. Yalan söylemişti, sokakta oynamak varken niye yemek yiyecekti ki.


Yemek yemediğini, annesine yalan söylediğini düşündü, tıpkı Leyleğin ona yalan söylediği gibi. Keşke annesini dinleyip yemek yeseydi, o zaman yorulmayacak ağaca yeri gidebilecektir.


Şimdi ağaç geride kaldı. uykusuda gelmişti Ayşegül'ün. Yine gözleri doldu, ağladı, çok ağladı Ayşegül. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Anne, baba neredesiniz, beni kurtarın diye çok ama çok ağladı. Kimse ona yardım olmayacakmıydı?


Keşke, sokaktan uzaklaşmasaydı. Şimdi bu karanlık ve bilinmeyen yerde olmayacaktı. Çok kötü hissediyordu Ayşegül kendini. Çok kötü...


- Şişşşttt. küçük kız.. Bakar mısın?


Bir ses daha, ne kadar çok konuşan var burada böyle. Kim bu sesin sahibi.


- Küçük kız. n'oldu sana. Niye ağlıyorsun, seni çok kederli gördüm.

- Ben, ben kayboldum. Ama siz kimsiniz, neredesiniz?

- Bak arkana göreceksin beni.

- Hani nerede göremiyorum sizi.

- Küçük kız ben arkanda bıraktığın DOĞRU'yum. Karanlıkta doğruyu görmen çok zor.

- Doğru, karanlık??? siz ne diyorsunuz.

- Arkanda o kadar çok doğruyu bıraktın ki, yanlışlara gidiyorsun. dinlemelisin beni.

- Ben çok korkuyorum, annemi ve babamı istiyorum.

- Gideceksin annenin yanına, ama doğruyu gördüğünde gideceksin. Görebiliyor musun beni.?

- Hayır. Çok karanlık hala.

- Yazık küçüğüm. Yazık. Aç gözlerini, aç kulaklarını. görmelisin doğruyu beni görmelisin.

- Göremiyorum. Duyuyorum ama göremiyorum.

- Kalk hadi o zaman. Git ayının yanına dediklerini yap. Ama ondan özür dile. O doğruyu gösterdi.

- Gerçekten mi? size inanayım mı?

- İnan küçüğüm, inan bana.

- Tamam.

- Koşmadan ayının yanına git. Ve dediklerini yap.

- Tamam.


Ayşegül, DOĞRU'nun dediklerini yapacaktı. Yürüdü, yürüdü ayının yanına vardı. Ayı onu görünce çok sevindi.

- Hoşgeldin Ayşegül.

- Şey, hoşbulduk. Özür dilerim sizden. Doğru ses bana sizinle konuşmamı söyledi.

- Tamam, üzülme. Herşey yoluna girecek.

- Nasıl?

- Leyleğin yanına çıkacaksın. Uçmayacak oraya tırmanacaksın.


- Fakat ben henüz küçüğüm, oraya tırmanamam ki.

- Bir kere dene. Eğer aileni görmek istiyorsan gerçekten oraya tırmanacaksın. Tırmandığında kırmızı tokanı alacaksın. Kendini aşağı atacaksın. Gözlerini açtığında bisikletinin yanında olacaksın.

- Çok korkuyorum. Ben bunları yapamam. Çıksam bile kendimi direğin tepesinden nasıl aşağıya atarım.

- Yaparsın hadi git.

Birden ayı incecik direğin arkasından kayboldu. Ayşegül ayı'ya bağırdı seslendi ama nafile. Ayı gitmişti.

Yürmeye başladı yine Ayşegül. Direğin üstündeki leyleğin yanına gidecekti. Az biraz yürüdü, hemencecik direğe vardı. Çok direk ve çok leylek vardı ama o biliyordu konuşan leyleğin direğini.

Bağırdı aşağıdan leyleğe.

- Heeey leylek, orada mısın?

- ..

- Hey yalancı leylek sana diyorum.Oradasın biliyorum. Şimdi yanına gelirsem görürsün.

- Haa haaaa, sen mi geleceksin buraya. Uçamazsın ki.

- Olsun geleceğim yanına.

- Gel de görelim. Yalancı Ayşegül..

- Ben yalancı değilim. Sinir etme beni. Sensin yalancı.

- Öyle mi? Kim Babasına yalan söyledi ben mi? Sen yalancısın ve cezanı çekiyorsun.

- Sus diyorum sana sensin yalancı. Bak çok sinirlendim. Tüylerini yolacağım.

- Haaa haaaa....

Ayşegül çok sinirlenmişti. Öyleki, leyleğin direğini sinirinden sallamaya başladı. bir yandan da tırmanmaya uğraştı. Ama direğe tırmanamıyor her seferinde aşağıya kayıyordu. Direği sallıyor da sallıyordu sinirinden. Bir yandan da ağlıyordu. Gözlerinden yaşlar öyle akıyordu ki, neredeyse her yer Ayşegül'ün göz yaşları ile ıslanmıştı. Ayşegül ağlıyor, leylek gülüyor. Ayğegül ağlıyor, çok ağlıyordu. Leylek inatla gülüyordu.

- Pis leylek. göreceksin sen..

- Haaa haaa. Gel de görelim.

Ayşegül direği sallıyor bir yandan da tırmanıyordu. Ama hoooop aşağıya kayıyordu. Tekrar tekrar denedi Ayşegül. Ve birden.. Aaaa. O da ne..

Ayşegül Leyleğin yanına gelmişti bile. Hemen leyleğe kışşşt kışşt dedi. Leylek çok şaşırdı. İnanamadı Ayşegül'ün yanına gelmesine. Leylek çok korktu hemen uçtu gitti.

Ayşegül kırmızı tokasına baktı, evet oradaydı. Hemen aldı tokayı. Peki şimdi ne yapacaktı. Gözlerini kapatıp aşağıya kendini bırakacaktı. Fakat nasıl olurdu, ya ölürse, düşünce kafasını yere çarparsa bir yeri kırılırsa. Yok yapamayacaktı.

Ayşegül aşağıya bakmak istedi. Ben nasıl çıktım buraya dedi içinden. O kadar uğraşmıştı. Ama bir türlü bu direğe nasıl çıktığını anlıyamamıştı. Aşağıya baktı.

Çooook şaşırdı Ayşegül, hem de çok şaşırdı. Meğer Ayşegül ağlaya ağlaya her yeri sular basmış. Her yer göl olmuş. Su Ayşegül'ü yukarı kaldırmıştı. Ayşegül yüzmeyi babasından öğrenmişti. Farkında olmadan meğerse yüzüyormuş. Ağlaya ağlaya sular çok yükselmiş. Göz yaşları göl olmuş. Direğin tepesine kadar göz yaşlarından sular birikmiş.

Ayşegül çok sevindi şimdi. Çünkü aşağıya atlarsa birşey olmayacaktı. Çünkü su çok yakındı ona. bir adım uzağındaydı. Gözlerini kapattı Ayşegül. Kendini bıraktı leyleğin yuvasından aşağıya.

Ayşegül, suya düşmüştü. Gözleri kapalıydı. suyun dibine doğru indi. İndi. İndi. Suyun dibine kadar indi. Aşağıda ayı'yı gördü.

Ayı ona dedi ki.

Ayşegül güle güle
Bir daha anneni ve babanı üzme
Yalan söyleme
Dinlemelisin büyüklerini
Sözünü tut bir dahaki sefere


Ayşegül ona gülümsedi. Gözlerini kapattı son defa. Her yer karanlıktı. Bir süre gözleri öyle kapalı kaldı. Dayanamadı açtı gözlerini.

Ayşegül yere düşmüş, herkes Ayşegül'ün başına toplanmıştı. Burcu ağlıyordu. Parkın bekçiside oradaydı.

Ayşegül, yerdeki kırmızı tokasını alırken kafasını ağaca çarpmış düşüp bayılmıştı. Bu nedenle rüya görmüştü. Ama iyi ki görmüş bu rüyayı. Anlamıştı şimdi ne büyük bir hata yaptığını.

Parkın bekçisi onu sokağına geri götürdü. Babasına teslim etti. Babası ile annesi çok kormuşlardı. Sevindiler Ayşegül'ü görünce. Ayşegül söz verdi bir daha yalan söylemeyeceğine, verdiği sözleri tutacağına. Artık bisikletine biniyor ama Annesinin babasının sözünden dışarı çıkmıyorlardı. Babası arada bir Ayşegül'ü parka götürüyor, orada da bisiklete biniyordu. Ayşegül artık çok mutluydu..

25 Haziran 2007 Pazartesi

Bir hata mı bin kere aptallık mı?

- Ne aptal adamsın sen yahu. Bir şeyi elli kere söylüyorsun.
- Öyle deme sadece tedbir alıyorum.
- Söyleyerek mi?
- Evet, beynine kazıyarak. Bir kere hata yapmaktansa bin kere aptal olmak iyidir.
- Hııı hııı
- ...
- Bir kere söyle tamam anlarız. Abartmana gerek yok ki.
- Olsun, ben yinede beynine kazıyayım. Unutursun belki.
- ...
- Bir şeyi hem sözle hem de temsili olarak görsellerle anlatıyorum ki anlıyasınız. Üstüne basa basa defalarca söylüyorum ki hatırlayasınız.
- Usta büyük adamsın. (siktir git)
- Sağol çekirge. Ben tatile gidiyorum bahamalara, 15 gün sonra görüşürüz. (girdi mi)
- güle güle usta. (sıçtın azıma)

.
.
.
.


- Ya bu bizim patron çok salak, bir felsefe tutturmuş. Sikecem belasını en sonunda. Yaşlı başlı adam elimde kalacak. Ben olmasan iş miş de yürümeyecek. Acıdığından yanında kalıyorum.
- Ne oldu yine.
- Daha ne olacak gider ayak nasihat ediyor.
- ..
- Yok böyleken böyle şöyleyken şöyle. Yarraaaam sen paradan bahset.
- hahaha hahaaa
- Gülme, bi 50 kağıt verde ay başında geri veririm.
- hahaha hahaha. Ay başında geri vereceksen niye istiyorsun ki. İsteme. Daha öteki ay başında aldığını vermedin yarraaaammm...
- ...


.
.
.
.


Yaşlı adam uçakla giderken çekirgesinin halini düşünür.
- Bundan bi sik olmaz.

Zihnin salımı

Evimin odasında, koltukta sıkışmış bedenimden ruhumu serbest bırakıyorum artık. Ruhum bedenimden ayrılırken, zihniminde arkasından öylece süzülüp gittiğini görüyorum. Ne iyi oldu ama.

Zihnimin göklerde süzülüşünde kendi bedenimin ağır darbe izleriyle dolu olduğunun farkına varmıştım. Ezilmiş bir beden. Saçlarımdaki binlerce kar tanesinde onbinlerce ezik dialogların uçuştuğunu görüyorum. Bir tek HAYIR diyememenin bedelini ödüyorum.

Bedenime ve hatta dünyaya, şuanda zihnimin olduğu yerden bakmak ne feciymiş. Hani iyiydi. O ilk uçmanın verdiği bir mutlulukla söylenen sözdü. Gerçeği, gerçeklerle yüzleştikten sonra anladım.

Bedenim beni çağırıyor. Belki yine kaçırırım zihnimi ruhumla birlikte gökyüzüne. Mutlaka yine yazacağım, bir hüzünle kimbilir belki bir sevinçle.