9 Mart 2014 Pazar

Karamsar

Bastığım her adımda çıkan sesler kulağıma yiyecek bir şeyleri çağrıştırıyor. Epey vakit oldu bir şey yemedim. Her adımda bir, kağıt helvamdan bir ısırık alıyormuşum gibi geliyor bana. Olmayan kağıt helvamdan. Ah şimdi olsaydı yiye yiye ne güzel giderdi.
İnanılacak gibi değil, koca İstanbul'da E-5 kar nedeniyle kapandı ve hiç bir araç Çobançeşme'den öteye geçemiyor. Yürüyoruz; otobüslerden, minibüslerden ve hatta özel araçlardan inenlerle birlikte -tıpkı bir eyleme gidercesine- evlerimize, sevdiklerimize ya da belki bilinmeyen bir yere... Yani şimdi düşünüyorum da, bu karda, yollarda yürüyen insanların her birinin aklında kimbilir neler vardır. Şu ilerideki kadın... Kimbilir ne düşünüyor, başına önüne eğmiş öylece yürüyor. Üşüdüğü ve yağan karın yüzüne gelmemesi için mi öyle başı önünde, kapşonunu siper etmiş yüzüne? Peki ya, oğluyla yürüyen şu adam... Gerçekten oğlu mu acaba? Belki dayısı ya da amcasıdır. Kimbilir belki de çocuğu kaçırmıştır ailesinden. Çocuk küçük ya, ne bilsin kaçırıldığını; oynuyor bir yandan yerdeki karlardan kartopu yaparak ve adama atarak...
Akşamın sekiz otuzunda yollarda yürüyen, işten çıkıp bitab düşmüş olması gereken bu karzedelerin, oldukça yorgun görünmesi gerekirken, nereden gelir bu enerji? Nedendir bu oynaşmalar, cıvıldaşmalar?! Herkes, yani belli ki tanıdıklar aralarında kartopu oynuyorlar. Ne mutlular ama öyle... Yalnız yolculuk edenlerin kimi karda oynaşanlara bir müddet bakıyor ve yollarına devam ediyorlar, kimi de hiç görmemiş gibi öylece süzülüp gidiyorlar yanlarından, sanki bir belaya bulaşmamak için büyük adımlarla uzaklaşıyorlar. Gidene takıldığım yok da, şu karda oynaşan, gençlikten biraz geçkince olan insanlara taktım kafayı. Devam eden kar yağışı nedeniyle -okulların tatil olmasına sevinen çocuklar gibi- yarın işyerlerine gitmeyeceklerine, gidemeyeceklerine mi sevinirler de böylesine çoşarlar bu soğukta? Allah canınızı almasın emi! Ne mutlular öyle... Peki ben niye mutlu değilim?
Bir sigara olsa belki beni mutlu ederdi şimdi. Birinden istesem kesin ikram eder bir dal sigara, ama bunu yapacak kadar kendimi güçlü hissetmiyorum. Hadi ama dostum, alt tarafı bir sigara, ne gücünden bahsediyorsun, dilencilik yapmıyorsun ya, iste birinden n'olur sanki? Yapamam, yapamam! Benim için çok zor bir şey bu. Zaten sigaraya başlayalı bir sene bile olmadı. Hay allah neden başladım ki bu merete. Nasıl isterim, kimden isterim bir sigara? Yapamam, yapamam!.. Neler yaptın neler!.. Bir sigara istemekten mi çekiniyorsun şimdi? Evet çekiniyorum. Utanıyorum. Param olmadığını anlıyacaklar gibi geliyor bana. Yahu abartma sende! Nereden bilecekler parasız olduğunu? Sigaranın bittiğini, evde bir karton sigaran olduğunu söylersin, falan filan yani. Yalan mı yok sigarasız kalan insan için. Git iste birinden. Al bak şu ilerideki adam yeni bir sigara yaktı. Git ve rica et! Yapamam, yapamam... Adi herifin tekisin dostum sen. Neyini yapamayacakın, neyini? Al tarafı bir dal sigara işte. Sen değil misin yanında çalışan adamın bir maaşını ödeyemeyip bir de üstüne yarım maaş kadar adamdan borç alan? Ha buna ne diyeceksin?! "Yapamam, yapamam..." da neymiş öyle. Bal gibi yapabilirsin. Git birinden bir sigara iste! İstemiyorum, vazgeçtim. İçmeyeceğim!..
Hem küçücük şeyler için onurlu davranışlar sergiliyorum, hem de bir yandan, her şey yoluna girecek teranesiyle milleti söğüşlüyorum. Bilerek mi yapıyorum peki bunu? Elbette hayır. Bari ödeyebilsem. Ödeyemiyorsan niye istersin be adam? Valla ne güzel meslek edinmişsin kendine. He valla, orospu çocukluğundan ne farkı var değil mi? Aynen!.. Şu taşın altında para var mıdır acaba? Haha! Kafayı yemişsin oğlum sen, sıyırmışsın! Yürü git yoluna. Baksam ne çıkar? Belki de gerçekten para vardır. Ya da bir külçe altın vardır. Yok yahu, külçe altın olsa onu nasıl satarım ki? Demezler mi nereden aldın bunu diye? Derler tabii. En iyi çıkacak şey bir deste para olsa gerek. Hadi olsun olsun bir kese çeyrek altın da çıkabilir. Bir kesede kaç çeyrek altın vardır? Şimdi bir kese çeyrek altın mı yoksa bir deste iki yüz TL mi daha kıymetli. Bunu bir ara araştırayım. İlginç yani, bak şimdi kararsız kaldım. Fakat şu an, nakit, "keş" para çıksa daha makbule geçer. Yeminlen geçer... Saçmalaya saçmalaya benzin istasyonuna kadar geldim bile. Aferin bana.
Bu istasyonun içinde bir lokanta var. Yandım Çavuş Ayranı diye de tabelası var. Hele bu karda soğukta ne iyi gider bol köpüklü bir ayran. Tuzlu tuzlu, açlığımı da bastırır. Şimdi yoldan bir adam beni durdursa ve dese ki: Bir dal sigara mı yoksa bir bardak bol köpüklü ayran mı içmek istersin? Ben ısmarlayacağım. Evet güzel soru! İkisi de sözel olarak "içme eylemi" içeriyor. Ayranı gerçekten içeriz. Peki ya sigarayı? Sigara aslında içilmez, tüttürülür. Böylece, no smokink, ne demek daha iyi anlıyorum. Elin oğlu ne güzel açıklamış kardeşim. Açıklar abi, onlar eloğlu. "Elin yaptığı, bele çok gelirmiş." Neyin neye yaptığı ne gelirmiş?! Saçmalama yahu! Kafandan uyduruk atasözleri mi üretiyorsun şimdi de? Haha... Yemişim kafasını. Sigara içemedikten sonra, Yandım Çavuş Ayranı içemedikten sonra ben neyleyeyim bu kafayı.
"Heyy seksi leydi, ay layk yu for..." Bu ne lan! Şarkıya bak... Oh, şimdi bu karda seks yapsam ne feci bir şey olurdu ha! Kiminle yapmayı düşünüyorsun dostum? Ne bileyim ben ya! Şarkıda "seks" diyince, birden seksim geldi işte. Neyseki gelip geçici bir şeydi bu. Paran yok, pulun yok, seks düşünüyorsun. Yani şimdi bir kadın çıksa dese ki sana, bir dal sigara ver vereyim, verebilcen mi ablama ki sana versin? Offf, off... Nereden geliyor bu ses... Araba sıcak tabii, müzik seksi, eh elde de sigara, park etmişler benzin istasyonuna, tütürüyorlar. Allah bilir ya ayran da içmişlerdir lokantadan. Yasak değil mi lan istasyonda sigara içmek? Şimdi ben şikayet etmez miyim sizi? Gidip söyleyeyim, burada sigara içemek yasak, ancak bana bir dal sigara veririseniz sizi ispiyonlamam mı desem acaba? Acabalar kovalasın oğlum seni. Yürü git yoluna. Haklısın bir dal sigara istersem düşük bir adam gibi görünürüm, değil mi? Tam bir paket istemek caizdir sanırım. Sanma! Soldan ağrı yürü yoluna abicim. Devam et! Nasıl devam edeyim ben, nasıl? Yılmışım ben, bitmişim ben. Sıkılmışım, içim boşalmış. Bitmişim ben. Bunu daha önce demiştin, bitmişim, diye. Derim, derim işte. Biten ben değil miyim? İstediğim kadar derim işte. Diyecem, diyecem... Çocuksun sen! Evet çocuğum. N'olmuş?! Ebenin nikahı olmuş. Ya öyle mi, ne zaman?.. Yürü abicim, yürü; soldan soldan devam et, geç ayranlı lokantayı, geç istasyonu. Devam et yoluna...
Yoluma!.. Yolum yol mu ki benim? Sormak lazım. Yarına bir planım yok. Tıpkı bu yolun beni götürdüğü gibi yürüyorum öylece hayatımda. Yol olduğu sürece yürüyorum. Ya yol biterse diye bir planım yok. B, C planlarını bırak, bir A planım bile yok. Kedim? Vallahi bir kedim bile yok. Ya olsaydı? Keserim lan o kediyi. Yerim! Karnım aç benim... Yazık be! Çok yazık sana be adam. Düşmüşsün sen! Bitmişsin harbiden! Kedilerden, taşların altlarından medet umuyorsun sen! Bir sen, bir ben, bir de kızımız olacaktı halbusiki! cümleten. Püfff... Kulağa Mükemmel Gelen Cümlelerin Mükemmel Anlaşılmazlığı dalında Oskar veriyorum size beyfendi. Oskar değil lan o, Pulitzer olacaktı. Pulitzer de değil ki ibnenin evladı; Nobel, Nobel... Vayyyy, Nobel'i de biliyosun ha? Aferin lan! Hadi yürümeye devam et, az kaldı evine... Evim değil orası benim. Evim değil! Değil evim. Evim değil evim. Hom sivit hom, değil. Değil bi'sikim benim. Evim yok benim. Neyin peki?.. Düşmüşlüğümden haz alıp, bana kucak açıyormuş gibi görünerek, iyilik meleği payesinde olduğunu sanan, sağda solda bunları anlatarak, ne iyi bir insan, övgülerini alarak, oysa bana her türlü orospu çocukluğunu yapan ama benim de sanki hiç bunları yapmamış gibi görmezden geldiğim, ve gerçekte tanrısının kuralları altında bir gün ezilecek olan bir günahkarın evinde kalıyorum: Kardeşimin; orospunun önde gideninin... Anam da orospu!.. Peki sen? Ben de orospu çocuğuyum, ama hiç değilse, önde gideni değilim; anamdan ötürü benim orospu çocukluğum... Gerçekte orospu çocuğu değilim aslında. Ben anama orospu dediğim için, doğal olarak orospu çocuğu oluyorum. Ama değilim. Benimki bir nevi ironi yani. Yani fahişelik yaptıkları için orospu demedim, kaltaklık yaptıkları için orospu dedim sadece. Kaltak ne demek, biliyor musun?.. Ne bileyim, ne? Bana ne? Beni rahatlatıyor ya bunları söylemek, anlamı da olmayı versin. Her şeye anlam yüklememek gerek. Pis manyak, deyince rahatlayamıyorum; ancak "orospu" dediğimde -ki R'lere basa basa söylediğimde- çok feci rahatlıyorum. Orgazmın bir tık altında rahatlama bu... Bak şimdi düşündüm de, dünyanın en büyük küfrü "kemik" olsa mesela. Oğlum sen var ya sen, kemiksin, hatta kemiğin önde gidenisin... Vayyy, bana ha. Kemik ha?! Anamı gözümün önünde şeyetseydin de bunu demeyeydin. Bittin oğlum sen. Kemik ha!.. Haha!.. Alo, akıl hastenesi mi? Burada bir salak var, gelin alın bunu çabuk! Saçmalıyor! Gelirken ekmek arası köfte getirin... Ha bir de tek dal sigara da getirin... Ben mi, yani sadece toplum bilincine sahip bir vatandaş olarak şikayet ediyorum. Bu adamı bir an önce dertop etmelisiniz... Gelirken şeyleri unutmayın ama... Ge-ri-ze-ka-lı-se-niiii... Saçmala, saçamala bakalım. Nereye kadar gidecek bu saçmalalamar böyle. Aman heri boşver, gittiği yere kadar gider işte. Yol nereye gidiyorsa, oraya kadar gider işte. Sıkıntı yok. Sıkıntı yok! Eve yaklaşıyorum. Benim olmayan eve. Sığındığım eve...
  

Diğer öykülerim


4 Mart 2014 Salı

BİNBOĞALAR EFSANESİ, Yaşar Kemal

BİNBOĞALAR EFSANESİ, Yaşar Kemal
BİNBOĞALAR EFSANESİ
Yaşar Kemal
1876’da Türkmenle Osmanlı arasında Çukurova’da bir savaş oldu. Osmanlı Türkmeni yerleştirmek, toprağa çekmek, ondan vergi almak, onu asker etmek istiyordu. Türkmense buna karşı koyuyordu. Dövüş beter oldu, bu dövüşte Türkmen yenildi ve iskan edildi. O gün bugündür bu yenilginin acısı, iskanın kepazeliği hiçbir Türkmenin yüreğinden çıkmaz.

Savaşta yenilmelerine, zorla iskan edilmelerine, sürülmelerine karşın Türkmenin hepsi buna boyun eğmedi iskandan sürgünden kaçanlar gene eski yaşamlarını, konup göçmeyi sürdürdüler. Ama gittikçe Yörüklük zorlaşaral bugünlere geldi, hele bugünlerde çekilmez bir hal aldı.

Toroslar’da Aladağ’ın kayağında Yörük Karaçullu Obası, uzun yıllardır Çukurova’da temelli yerleşecek bir toprak parçası bulamamıştır ve Çukurova Türkmenin, yörüğün, Aydınlın yörüğün yaylağıdır. Yörükleri ne bu kışlaktan,ne bu yaylaktan kolay kolay ayıramazsın, ölürler.

Beşi altı Mayısa bağlayan gece bir Ayin-i Cem düzenlenir. Bu gece Hidrallez gecesidir. Denizlerin ermişi İlyas’la karaların ermişi Hızır buluşacaklardır. Dünya kurulduğundan bu yana bu iki ermiş her yıl, yılın bu gecesinde buluşurlar. Eğer bir yıl buluşmayacak olsalar, denizler deniz, topraklar toprak olmaktan çıkar. Eğer onlar buluşmazlarsa; kıyametin habercileri Hızır’la İlyas olacaktır. Hızır’la İlyas’ın buluştuğu an bir mağrıptan, biri maşrıktan iki yıldız doğar, yıldızlar Hızır’la İlyas’ın buluştuğu yerin üstüne kayarak gelirler, tam Hızır’la İlyas birbirlerinin elini tutarken onlar da birleşirler, tek bir yıldız olurlar.Hızır’la İlyas’ın üstüne ışık olup sağılırlar. Hızır’la İlyas’ın el ele tutuştuğu, yıldızların gökte birleştiği an dünyada her şey durur. Dünya bir
 an için ölür. Sonra her şey birden uyanır. Dehşet bir yaşam patlar. İşte bu gece sabaha kadar insanlar birleşen yıldızları görmek için tepelere, dağ başlarına çıkarlar. Kim ki gökyüzünde yıldızların birleştiğini görür o anda ne isterse olur, işte yine bir Hidrallez gecesinde bütün oba, Aladağ’da yaylak, Çukurova’da kışlak dileğinde bulunacaktır ama o gece obalılar verdikleri sözün hilafına, gizlice kişisel dilekte bulunurlar.

Ermiş olarak gördükleri Demirci Haydar Usta’da on iki yaşındaki torunu Keremle birlikte kayağın yamacında iki yıldızın birleşmesini izlemeye koyulur. Bu arada Haydar Usta torununa sen daha tertemiz melek gibisin diyerek, mutlaka sana görünür. Aladağ’da yaylak, Çukurova’da kışlak isteyeceksin der. O gece Haydar Usta’nın artık uykusu gelip gözleri kapandığı sırada gökten iki yıldız kopup hızla birbirlerine doğru gelirler. Kerem de bütün oba gibi Çukurova’da kışlağı ben napayım diyerek, bir şahin dileğinde bulurunur.

Obanın Çukurova’da kışlak bulması imkansızdır. Her yer zamanında paylaşılmış. Kimse Yörükleri Çukurova’da istememekte düşman gözüyle bakmaktadır. Obanın atık iki umudu kalmıştır. Biri Yörüklerin en güzel kızı Ceren’dir. Hasan Ağa’nın oğlu yangındır Ceren’e ve Hasan Ağa’nın da yüz bin dönümden fazla toprağı vardır. Hasan Ağa’nın oğlu Yörüklere, eğer Ceren’i bana verirseniz bende size çiftliğin bir köşesinde yer veririm; köy kurarsınız demektedir fakat Ceren, Oktay Bey’le evlenmek istemez. Onun gönlü Halil’dedir. Bütün oba Ceren’i Oktay Bey’le evlendirebilmek için yediden yetmişe çalışırla ama nafile.

Diğer şansları da Demirciler Ocağı Piri Haydar Ustanın 3 yılda gece gündüz demeden yaptığı altın işlemeli kılıçtır. Zamanında Rüstem Usta bir kılıç yapıyor on beş yıl çalışıp kılıcını padişaha götürüyor. Rüstem usta kökten sürme, ocaktan yeşerme değil, daldan eğme, çıraklıktan gelme. Padişah bakıyor kılıca, hayran kalıyor dile benden ne dilersen Rüstem Usta diyor. Rüstem Ustadır dize gelip senin canının sağlığını dilerim padişahım diyor. Padişah, benim canımın sağlığından sana ne fayda dile benden ne dilersen. Rüstem Ustadır, padişahım
diyor, bize kışlak gerek, yerliler bizi perişan ediyor. Padişahtır, bir ferman haykırıyor yürü git Aydın ilini senin obana verdim diyor.

Haydar Usta, büyük bir umutla Adana’ya gider önce ramazanoğullarına sonra bütün büyük ağaların kapısını çalar, kimi Haydar Usta’yla görüşmek istemez, kimi de Haydar Usta’nın cebine iki kuruş koyup onu yollamaya kalkar. Haydar Usta’nın artık umutları iyice körelmektedir en son çare İsmet Paşa’nın kapısını çalar, dışarı çıktığı sırada İsmet Paşa’nın yanına giderek Türkmen yörüğünün yaşadıklarını hararetli hararetli anlatır ve kılıcını gösterir. İsmet Paşa kılıca bakar ve güzel bir kılıç deyip yoluna devam eder. Son olayda birlikte Haydar Usta’nın Çukurova’ya vardığında da bütün obanın umutları tükenir. Yörükler zaman içinde Çukurova’nın zorlu şartlarında azalır azalır ve tükenirler. Binboğalar Efsanesi bir kültürün bitişinin hikayesidir.

(Alıntıdır. Bu sefer üşengeçlik yaptım ve yorum yapmadım. Harika bir eser. Herkesin okumaını diliyorum. Murat)

20 Şubat 2014 Perşembe

SİYAH SÜT, Elif Şafak

SİYAH SÜT, Elif Şafak
SİYAH SÜT
Elif Şafak
Elif Şafak'ın otobiyografik romanıdır. Zaman zaman tebessüm ettiren, naif bir roman diyebilirim. Belki tam anlamıyle kendini ifşa etmiş olmasa da, İç Sesler Korusu ile kendi hakkında epeyce bilgiler iletmektedir okuyucuya. Kitap Latif Demirci'nin çizgileriyle de bir bütünlük sağlıyor. Elif Şafak'ın hallerini gayet güzel çizmiş üstad.

Komedi veya tebessüm ettirici bir kitap değil bu aslında. Elif Şafak'ın hamile klamadan hatta evlenmeden bir kaç sene öncesinden başlıyor hikaye. Öncelikle yazar, kadın bir yazarın hem kariyer yapmasını hem de bir ane olmasını irdeliyor. Ancak ne kadar da irdelese de kader denilen şeyin önüne geçemiyor. Eyup adlı biriyle tanışıyor ve evleniyorlar. İsteyerek ya da istemeyerek, bilinmez, Elif Şafak hamile kalıyor. Ve süreç başlıyor. Bu süreç sadece Elif Şafak için değil, hamilelikle tanışan her kadının okuması gereken bir süreç. Çünkü bu süreç içerisinde -ki çocuk soğduktan sonra daha da kuvvetli etkileri var- bir takım hezeyanlar ve yılgınlıklar baş gösteriyor. Kitabın başında da belirtildiği gibi, bu kitap bir "Yeni Başlaynlar İçin Postpartum Depresyon" kitabıdır. Elif Şafak ile aynı süreci yaşayanların, bana bir haller oluyor, demelerinin bir açıklaması, çözümü gibi konuları ele alınıyor.

Kadınlar kadar erkeklerin de mutlaka okuması gereken bir eser. Özellikle erkeklerin empati kurabimesi adına önemli konular ele alınıyor, roman tadında bir anlatımla.

 * Diğer kitap yorumları için tıklayınız.

11 Şubat 2014 Salı

AÇLIK, Knut Hamsun

AÇLIK
Knut Hamsun
Yazarın okuduğum ilk kitabıdır. Knut Hamsun'un bu kitabı yazarken, bir gemide, bizzat açlık çekerek yazdığını öğendim. Ayrıca gerçek adı Knut Pedersen'dir. İlk olarak Knut Hamsund olarak adını değiştirdiyse de, bir baskı hatası yüzünden adı, KNUT HAMSON olarak kalmış ve yazar da buna ses etmemiştir.

Anlatılan öykü yer yer absürdlükler içermektedir. Belli bir konuyu, daha iyi bellettirmek adına böyle uygun görmüş yazar, absürd anlatımlar kullnarak. Yazar, açlık temasını oldukça iyi yansıtmış romana. Yer yer roman kahramanın yerine koymadan edemiyor insan kendini; böylece, kahramanın çektiği açlık, evimizdeki her türlü konfora rağmen rahatsız edecek seviyeye geliyor. Kimi zaman mutfağa gidip bir şeyler yemek; kimi zaman ise, mutfaktan kolayca bir yiyecek almanın ayıplığı akla geliyor -ki romandaki kahramanın onca zorluk içerisinde olduğunu okuduğumuzda.

Ancak bana göre, romanda anlatılan açlık değil, bizzat kazanılmayan para ile insanların karnını doyurmaması gerektiğidir. Hak edilmeyen kazançlara bir göndermedir bu roman aslında. Romanda, kahramanımızın diliencilik seviyesine düştüğü görünse bile, çoğu zaman veren el durumunda karşımıza çıkmaktadır. Kahramanın oldukça belirgin bir gururu vardır -ki bu gururdur aslında onun açlık çekmesine sebep. Gurur, romandaki en absürd tasvirdir. Belki bu derece gurur taşıyan insanları görmek zor olacaktır etrafımızda. Ancak yazar bunu -bilerek olsa gerek- okuyucunun kafasında daha iyi yer etmesi adına, açlığın ve haksız kazancın vereceği düşüklüğün ne menem bir şey olduğunu vurgulamak istemiştir.


 * Diğer kitap yorumları için tıklayınız.


7 Şubat 2014 Cuma

HAYALET HİKAYELERİ, Pınar Kür

HAYALET HİKAYELERİ, Pınar Kür
HAYALET HİKAYELERİ
Pınar Kür
Yorum yapmaya değmeyecek kadar vasatın altında bir kitap. "Böö" tadında hayalet hikayeleri işte. 

Sen o kadar oku, Sorbon morbonlarda doktora felan ver, sonra gel bu kitabı yaz... Ee bari bi zahmet kendinizi de camdan aşağı ataydınız!..

Pınar Kür'ün ilk okuduğum şeysi. Sanmıyorum ki bundan sonra bir başka Pınar Kür şeysi okuma cesareti göstereyim. Kocaman SIFIR veriyorum. Keşke geçen sene, fırlattığım duvarda kalsaydı, bu kitap!


 * Diğer kitap yorumları için tıklayınız.