20 Nisan 2012 Cuma

DURU AŞK 1/5

BAŞLAMADAN ÖNCE:

Bu benim ilk uzun metrajlı denemem olup; basit/düz bir kurgu yerine, iddaalı bir kurgu ile karşınıza çıkmak istedim. Hikayenin tam anlaşılması için, tüm bölümlerinin okunması gerektiğinin altını çiziyorum. 

Sadece kullandığım dili değil, hikayenin kurgusuyla ilgili yorumları da merak ediyorum. Ortalama bir kitap okuyucusu için, 45 dakikada okunacak bir hikayedir. Şunu da kabul edelim ki, PC ekranından bu tip şeyleri okumak yorucu oluyor.

Son olarak, bu, şimdiye kadar okumuş olduğum, yerli/yabancı tanınmış yazarlara ait tüm roman ve öykü okumalarının öğretisi ve kendi hayal gücüm katkısıyle ortaya çıkmış bir eserdir. Bu esere, tüm bölümlerini okuma şansı tanıyacağınızı umuyor ve okunduğunda da zihninizde bir BÜTÜNLÜK oluşacağına inanıyorum.

** Buradan okumak zor geliyorsa, PDF formatında okumak için tıklayınız.

- Bölüm 1: Evde -

Çalışan bir insan olmak, hafta içi geceleri uyuyamamak ve sabahları da uyanamamak anlamına geliyor. Saatin alarmı çalalı beş dakikadan fazla olmasına rağmen hala yataktayım. Bu keyif bana, bir sabah kahvesinden vazgeçmeme mal olacak. Sanki uyuyalı, on dakika olmuş gibi geliyor. Yetmiyor bu uyku bana. Az daha uyumalıyım. "Beş dakika daha, lütfen" derdim anneme, beni okula göndermek için uyandırdığında. O beş dakika sanki asırlarca yetecek kadar beni zinde tutar sanırdım. Yetmiyor, ne beş dakika ne de bir boyu uyumak. Asla yetmez, çünkü işe gitmem gerek biliyorum. Peki, ya pazar günlerine ne demeli? Çalışan insanın laneti değil midir pazar günleri? Saati kurmadığınız halde, erken saatte uyanırsınız, zorlasanız da uyuyamazsınız. Pazar? Ah, evet ya bugün pazar değil miydi? Aklım karıştı, beş dakika daha uyusam olmaz mı? Bugün pazar, doğru mu gerekten? Ne mutlu, hem pazar hem de uykum var. Avize sallanıyor. Rüzgar var odada. Bedenim ürperdi, uykusuzluk ağır basıyor. Yanı başımda, komidinin üstünde duran saati -alkolünde etkisiyle- ertesi gün uyanmak için kurmuş olmalıyım. Erken uyandığım için üzülmeli miyim, yoksa bugünü haftaiçi zannettiğimde, aslında bugünün pazar olduğu sürprizine sevinmeli miyim? Sevindim ve ayıldım!

Günün pazar olduğunu idrak ettiğim andan itibaren bir panik içindeyim. Gün, bir ilüzyonistin elindeki para gibi yok olacak hissine kapılıyorum. Dikkatimi toplamalıyım. Yataktan kalkıp, kahvemi içmeliyim. Ve sigara. Ne derler bilirsiniz; "afyonu patlatmak!" Bu sabah, herzamankinden çok daha keyifle, patlayacağından eminim. Tavanda sallanan -ki az elektrik tüketsin diye, hani şu tasarruflu lambaların olduğu, üç lambalı avizenin hafif hafif sallanması dikkatimi çekiyor. Rüzgar, pencereden geliyor ve avizeyi sallıyor. Hava o kadar da ılık değil. Neden pencereyi açık bıraktım ki acaba? Dün gece alkol almıştım. Belki de içim yandı ve pencereyi açmak istedim. Dün gece? Şuan hiç hatırlamıyorum ne olduğunu. Komidinin üstündeki minik ama eski model tarzda ve üstünde zilleri olan, ancak çaldığında, "dittt, diitt" diye sanki kanser etkisi arrıtan sesleri çıkartan, sayısal saate bakıyorum. Saat 07:20 olmuş. Kalkmalı ve günü doya doya yaşamalıyım. Dün sabah özenerek değiştirdiğim, üstünde koca koca karanfil motifleri olan beyaz yorganımı sıyırıyorum. Yorganı sıyırdıkça, bacaklarımın arasında bir elin dolaştığını hissediyorum..

 Neden bilmem, çok fazla ürkmeden sol tarafıma hafifçe dönüyorum. El hala hareket ediyor. Ahh evet ya, dün gece. Şimdi hatırladım. Canım benim ya. Gözleri kapalı ama ne yaptığını çok iyi bilen ve sanki içgüdüyle hareket eden elleri; olmasından şikayet etmediğim yerdeler. Ustalıkla ve içgüdüyle hareket eden bu eller beni sakinleştiriyor, sırt üstü yatmama sebep oluyor. Damağımda ani bir kuruluk belirirken, ellerin sahibi, tıpkı küçük bir çocuğun havuz başında suyla oynaması gibi içimdeki balıkları ürkütüyor. Devam etmeli mi yoksa yataktan kalkıp kahvemi mi içmeliyim? Çişim de geldi.. Hırıltı! Bu ancak, sabah uyandığınızda yanı başınızda uyuyan bir kutup ayısından gelir. Kutup ayısı tehlikelidir. Hareketsiz kalmaya ve başıma geleceklerden zevk almaya karar veriyorum. Balıkçı, isabetli bir hareketle oltasını içime salıyor. Üzüntü, kararsızlık ve sürprizle başlayan günümü, sıcacık bir kahve eşliğiyle afyonumu patlatarak başlayacaktım. Oysa çok daha büyük bir patlamayla, ayak parmaklarımdan göğüs uçlarıma kadar yayılan ve bedenimi kasan elektrik dalgasıyla kendimi yatağa bırakıyorum. Utanç, mutluluk ve içimde çırpınan milyonlarca balık. Ve usta bir balıkçı. Gülümsüyor bana. Ağzının sol kenarında kurumuş salyası ile bir insan ne kadar sevimli olabilirse, o derece gülümsüyor işte. "Günaydın" dedi romantizmi içinde barındıran bir ses tonuyla. Kendince ayılık olarak görmüş olsa da ve bizlerde hep böyle demiş olsak da, o iyi bir ayıydı. İşini iyi yapan, doksan kiloluk bir ayı. Canımdır o benim. O istemiş, ben çok mu görecektim? Harika bir öpücük verdikten sonra, üstümden bir çırpıda atlayarak, aniden 90 kilo vermiş gibi hissettim. Kardeşimin, haftasonları evde olmaması ne büyük özgürlük! Hele ki, Cenk'in geldiği haftasonları..

"Aşkııım, bugün ne yapalım. Emret!" dediğini duydum. Banyondan gelen neşeli sesi içime öyle güzel yerleşti ki, şifa buldum sesinde. Çaresiz bir hastalığım olsaydı eğer, eminim bu an iyileşirdi. Şifacım benim. Nedendir bilmiyorum, adını andığımda veya istemediğim anlarda yüzü aklıma düştüğünde gözlerim hep sulanıyor. Gözlerim, henüz tuzlu suya alışamamış küçük bir kızın sudan çıktığındaki gözleri gibi kan çanağına dönüşüyor. Göğsümde ağırlığını hissediyorum. Derine işliyor sanki, kalbim titrer gibi oluyor. Kaybetmek korkusu sarıyor içimi. Bitecek gibi geliyor herşey. Hala rüyada gibiyim, saat henüz çalmadı ve ben hala uyuyorum. Tüm bunlar gerçek olmaz gibi geliyor. Gözlerim ağırlaşıyor, içimdeki balıklar ve sıkıştıran mesanem bile beni yataktan çıkmama yetmiyor. Gitmesin, bitmesin! Rüyadaysam eğer, çalmasın saatler. Kararıyor tavandaki avize, bir perde iniyor üstüne. Sallanıyor, dengesiz şekilde usulca her yöne hareket ediyor. Rüzgar ürpertiyor tenimi. Kararıyor oda, avize sallanıyor. Rüzgar esiyor, ağırlaşıyor gözlerim. Ben, mesanem ve içimdeki balıklar. Dayanamıyor bedenim, koyveriyorum kendimi, sıkıştıran zorluklara rağmen..

Suyun kenarında ve yanında en iyi usta avcıların ekipmanlarına rağmen, acemiliği her halinden belli olan bir balıkçı görüyorum. El sallıyor bana, bir elinde oltası ve diğer eliyle de aceleyle gelmemi işaret ediyor. Bir göl burası, evet.. Evet şimdi hatırladım burası Tortum Şelalesi. Aman Allah'ım, şelale öyle gürlüyor ki, öyle güçlü ki. Neden kimse bilmez bunu. Hay aksi, n'oldu? Neden sarsılıyoruz, koltukta bir yukarı bir aşağı gidiyoruz. Nasıl geldim buraya sorgulamıyorum bile. Ön koltukta oturan yaşlı, sakallı ve nedense bana aslen nereli olduğunun ispatı gibi gelen el yapımı koyu yeşil takkesi ile yanındakine birşeyler söylüyor: "Evladım siz pek bilmezsiniz ama bizim orada bir şelale var, görmelisin. Tortum Şelalesi. Öyle gürler ki, öyle ses çıkartır ki. Gürül gürül sular akar. Elli metreden düşen sular 'foşşşşş' diye büyük gürültü çıkartırlar. Çok gürültülü, gürül gürül akarlar. He, balıklarda var, çok balık var. Yüzerler gölün içinde. İçinde yüzerler gölün. Gürül gürül akan şelalenin düştüğü gölün içinde, evet evet içinde yüzerler. Çok su akar şelaleden, gürül gürül.". Cenk gülümseyerek bana doğru eğildi ve kulağıma, "mutlaka oraya gitmeliyiz" dedi. Hala el sallıyor acemi balıkçı, kim olabilir diye düşünmeme gerek kalmadan suya düşüyor ve 'foşşş' diye ses çıkıyor. Aynı anda gürül gürül aşağı düşen suların çıkarttığı foşurtuyla karışıyor sesler birbirine. Cenk imdat ister gibi bağırıyor, büyük ama çok büyük bir pirhanha Cenk'in dizinin alt kısmını ısırıyor, çığlık çığlığa bağırıyor, Cenk. Onu kurtarmalıyım, canımı kurtarmalıyım. Mutlaka bunu yapmalıyım. "Foşşşşş", ah sular çok yüksekten düşüyor, balıklar gölde yüzüyor, Cenk yardım istiyor. "Geliyoruuum" diye sesleniyorum, ama sesimi duymuyor gibi. Oysa ben onu duyorum, yardım istiyor, birşeyler soruyor sanki. "Foşşşşş", sular hala düşüyor yüksekten, pirahanlar büyümüş sanki gölden taşıyorlar. "Nerede?" diye soruyor, imdat dileyen biri niye soru sorar ki? "Nerede.. Gömleğim nerede aşkım?" dediğini işitiyorum. Gömlek? Boğulan birinin neden bir gömleğe ihtiyacı olsun ki, gömlek ile göle girmek iyi bir fikir değil. Gürül gürül akan suyun altında ıslanır. Sırımsıklak olur. Hem Balıklarda yer gömleği. Çok sever piranhalar gömleği. Sarsıntı oluyor, ıslak gömleğiyle bana doğru gelen Cenk'in yalpalamasını izliyorum. Kocaman piranhaların olduğu, gürül gürül suların "foşşşş" diye düştüğü gölün içinden, ıslak gömlek ile bana doğru gelen Cenk'i izliyorum. Gömleği suda çekmiş, çok daralmış. Evet, evet daracık olmuş. Gömlek çok sıkıştırıyor olsa gerek. Acaba acı çekiyor mu Cenk? Yazık, canım benim. Bari düğmelerinin bir kaçını açsa. "Kaç Cenk, kaaaaç", piranhalar  geliyor. Elleri var bunların, bana doğru yaklaşıyorlar Cenk ile birlikte. Geliyorlar, aman Allah'ım korkuyorum. Niyetlerini anlamaya çalışıyorum, geldiler. Dibime kadar geldiler. Yer sallanıyor. Cenk ve yanında -ellerinde sürahiyle- piranhalar, bana soruyorlar hep bir ağızdan, "en yakın tuvalet nerede?" Tuvalaet? Evet ya, benim de gitmem gerektiğini anlıyorum. Gitmeliyim, tuvalate gitmeliyim. Ama önce şu elimdeki balık sepetini mutfağa koymalıyım. Dolabı açıyorum, balıkları temizlemeden dolaba yerleştiriyorum. "Bebeğim hadi kalk, tembel seni. Saat sekiz oldu" diyor bir ses. Balıklar mı konuşuyor? Dürtülüyorum..

Oda aydınlanıyor, perde kalkıyor gözümden. Rüzgar hala esiyor, mesanem sıkıştırıyor. Cenk tatlı tatlı soruyor. Anlamıyorum. Aydınlık, pencereden odaya süzülüyor. Perdeler rüzgar ile dalgalanıyor. Avize hala aynı yerde ve sallanıyor. Üç lambalı avize. Cenk gülüyor, yanaklarıma öpücük konduruyor. "Cenk?" diye bağırıyorum, şaşırdığını görüyorum. "Cenk, seni sevgilim kadar çok severim, ama hiç birşey, benim tuvalete gitmeme engel olamaz" diyorum. Nasıl bir cambazlık yaptığımı bilmeden, üstümdeki o harika karanfil desenli yorganı atarak bir adımda tuvalate koşuyorum. "Foşşşşş". Harika.. Varolmanın verdiği harika anlardan birini yaşıyorum şu an. Balıklar? Evet, şimdi sıra balıklara geldi. Duşa girmeliyim. Sifonu çekiyorum ve duşa giriyorum, sıcak suyu açıyorum ve suyun ısınmasını beklerken, diş fırçama macunu sürüyorum. Suyun ısındığına emin olduktan sonra, kendimi suyun altına bırakıyorum. Dişlerimi bir yandan fırçalarken, gözlerim kapalı halde, düşen her su damlasını sayıyor gibi hissediyorum. Başına düşen yüz damla, kulağıma düşerek paramparça olan yirmi damla. Su, ne harika birşey. Sıcak. Diş fırçamı lavaboya uzanarak bırakıyor ve vücudumu, duş jeliyle ovalıyorum. Mis gibi bir koku, çilek kokusu banyoyu kaplıyor. Oysa, yediğimiz hiç bir çilek bu derece "çilek" gibi kokmuyor. Yesem mi acaba?

"Duru" diye sesleniyor Cenk, ben banyodan üstümdeki beyaz bornoz ile odaya girerken. "Aşkım gömleğimi bulamadım ve elim ayağım titriyor, muhtemelen acıktım, doktor olan siz olduğunuza göre nasıl bir teşhis koyacaksınız?" diye, alaylı ama bir o kadar da sevimli söylüyor bunu. "Parti sonrası, aşırı alkolün etkisi ve ispatı olan göbeğinizin de şahit olacağı gibi, 'löp löp' çiğnemeden yutulan mezelerin, vomiting centre'nin harekete geçmesini tetiklemiştir. Halk arasında kusma diye tabir edilen bir olayın neticesinde, kusmuk olarak adlandırılan o iğrenç şeyler gömleğinize ve halıya düşmesi gerçekleşmiş olup; gömleğiniz çamaşır makinasına gönderilerek, kurtarılması ümit edilmiştir. Boşalan midenizde meydana gelen kazınma dolayısıyle de, açlık çekerek kan şekeriniz düşmektedir. Düşen kan şekeri sinir sisteminize etki göstererek, ellerinizin titremesine ve hatta sinirlerinizin zıplamasına neden olmaktadır." diye alaycı bir üslupla cevap verdim. "Beyim, anlaşılan içinizdeki ayıyı uyandırmadan benim mutfağa gitmem gerek. Bu arada sen de bul birşeyler ve giyin üstüne. Şimdi çay demlenene kadar, gömleğinizi de asar ve biz kahvaltımızı yapana kadar az da olsa kurur. Sonra, ütülerkende biraz daha kurur. Her türlü aşkımı bu durumdan kurtarırım. Bende aga merak etme" diye devam ettim. "Lâl olaydım da keşke bunları duymasaydım. cık cık cık. Koskoca doktor Duru'nun laflarına bakın hele. Ayıp ayıp, sen hastanede de mi böyle konuşuyorsun. Sevmem ben böyle şeyleri kızım" dedi yine o sevimli ifadesiyle.

Elbette, şakalaşıyorduk. Çok seviyorum Cenk ile birlikte olmayı, o beni anlıyor ben de onu anlıyordum. Her türlü şapşallığına rağmen kendini sevdiriyordu. İlk tanıştığmızda 80 kilo civarında ve 178cm boyunda olan bu sevimli canciğer kuzu sarması, benimle geçirdiği bu altı ay boyunca on kilo aldı. Ben buradayım diyen bir göbek ve hafif bir gıdık belirdi. Böyle de çok hoş aslında. Ama ben yine de eski haline dönmesini istiyorum. İstiyorum ama, ona da güzel yemekler yapmaktan da kendimi alıkoyamıyorum. Onun beslenmesini izlemek öyle güzel ki. Ellerimle yaptığım yemeği, büyük iştahla midesine indirmesini izlemek bambaşka birşey. Garibim, ne yapsın yalnız yaşayan bir çok erkeğin çektiği sıkıntıyı çekmiş. İlk tanıştığımız günlerde farketmiştim, hazır yemekleri yiye yiye, hiç iştahı kalmamıştı. Oyalana oyalana yemek yerdi. Pek fazla yemeği önemsemez gibiydi. Ama şimdi öyle mi, üstüne bir de beni yiyecek diye ürküyorum. Gerçi, yemekten sonra beni tatlı niyetine yeme teşebbüsleri çok hoşuma gidiyordu. Enerjisini tam almış, dikkatini tam toplamış ve tam usta bir balıkçıya dönüşüyordu. Bir taraftan oltasını idare ederken, elleriyle de geminin dümenine yön verebilme ve geminin orasını burasını kurcalama becerisi tartışılmaz hislere itiyordu beni. Balıkçı kaptanın, narin bedenimi dalgaların üstünde ustaca hareketle idare etmesine saygı duyuyordum.

"Sayın Cenk, sizi esefle kınıyorum. Doktorluğuma laf eden sizin, evet.. Evet siz koskoca öğretmenin lâl olup da nasıl duyamadığınızı merak ediyor ve soruyorum size: 'Yazıklar olsun' mu diyeyim, yoksa 'dilim sürçtü' mü diyeceksiniz?" diye alaycı ve şakacı tavrımla cevap verdim. "Hımmsss" diye tıslayarak, "Allah kimseyi aç bırakmasın bebeğim, insan bildiğini de unutuyor. Hadi beni besle güzel çiçeğim. Açım kız aç" dedi. Aşkım böyle diyecek de ben "hayır" mı diyecektim? Asla! Emri olur. Hemen süpere geçtim. Hızlıca mutfağa gittim ve çay suyu için ısıtıcıya suyu koydum. Su ısınırken, banyoya geçerek, dün yatmadan önce çalıştırdığım çamaşır makinesi içinden hafif nemli gibi duran gömleği aldım. Arka balkonda gömleği ipe astım. Ah, bak yine yaptım. İpi temizlemeyi unuttum. Herneyse, acilen mutfağa gitmem gerek. Isınan suyu, önceden demliğe koyduğum çayın üstüne boşalttım. Diğer kısmına da soğuk suyu doldurdum ve ocağı yarıma aldım. Demlikte çay bir yandan demlenirken, altındaki su da yavaş yavaş kaynayacak. Şimdi dışarı çıkıp taze ekmek alması için Cenk'e birşey diyemem. Neyseki, dolapta tost ekmeği var ve yeterince fazla. Ekmekleri, kızarmaları için tost makinasına koydum. Pratik olmalıyım ve oyalanmamalıyım. Seviyorum ben bu adamı ya! Şuraya bak, nasıl da geyşa gibi hareket ediyorum. Annemler ya da eski erkek arkadaşlarım görse kesin inanamazlar. "Yok yok, bu Duru'ya kesin büyü yapmışlar" derler mi acaba? Dolaptan, az kalmış salam, yeterince kaşar ve beyaz peyniri alıp doğruca masaya koyuyorum. Siyah ve yeşil zeytin kabını bir elime, gül reçelini de diğer elime alıp onları da masaya yerleştiriyorum. Offf ya, yetmez bunlar. Beğenmez ki, başka ne var dolapta bir bakalım. Ah evet, kızarmış tost ekmeği ve yanında tereyağ olmaz mı? Olur elbet. Ve bir sürpriz daha, domatesler. Tereğayı ve sadece iki orta büyüklükteki son kalan domatesleri çıkartıyor masaya yerleştiriyorum. Domatesleri özenerek ama taktir edilesi bir el çabukluğuyla keserek tabağın etrafına yerleştiriyorum. Ortada kalan kısma da, biraz siyah biraz yeşil zeytin koyuyorum. Az kalan salamı da, tabağın daha çekici olması adına, uygun yerelere, keserek yerleştiriyorum. Kaşar ve beyaz peynir için yer kalmadı. Onları kendi kaplarında sunuyorum. Ekmeklerin kokusu geldi, onları alıp bir küçük tepsiye diziyorum, Cenk için hemen üç tanesine tereyağ sürüyorum. Çok seviyor böylesi yağlı ekmeği. Aslında hiç düşünemedim, vaktimde vardı. Bu tost ekmeklerini fırına da verebilirdim, tereyağı sürer, üstüne salam ve onun da üstüne kaşar koyar, en üstüne de kırmızı pul biber koyardım. Sabah için harika bir başlangıç olacağından emindim. Olsun, yine de beni sevmekten vazgeçeceğini sanmıyorum. Gerçi memleket garip, saçma sapan şeyler için birbirini öldüren eşlerin ya da sevgililerin haberlerini 3. sayfalarda istemeden de olsa görüyorduk. Bana göre, yemeğin sebep olduğu olayların çoğu, kişinin kan şekerinin düşmesiyle patlak veriyor. Aç erkek gördüğünüzde, olduğunuz yere çökmek yerine, hemen ağzına bir iki lokma tıkıştırmak canınızı kurtarabilir. Başka bir alternatif ise saldırganın taşşaklarına doğru elinizi uzararak "mucuk" diye ses çıkartmaktır. Saldırgan bir an için afallayacaktır, muhtemelen gülecektir. İşte o an "aşkım az bekle hemen yemeğini hazırlıyorum" demek kesin kurtuluş olabilir.

"Tosunum, aceleye geldi. İstediğin gibi bir kahvaltı olmadığına eminim. Affet bebeğini" diye konuşurken ben de ağzıma bir iki lokma tıkıştırıyordum. Çay aklıma geldi. Unutmuşum bardakları koymayı. Hemen kalkıp bardakları masaya koyuyor ve çayları da ustaca masaya damlatmadan bardaklara boşaltıyorum. Gerçekten sabah çok hareketli başlamıştı. Hem dünün yorgunluğu hem de sabah yaşanan hareket, gücümü tüketmişti. Acıkmışım. Ben daha lafımı söylerken, bir yandan yağlı ekmeğini ısırıyor bir yandan da ağzına zeytinleri atıyordu. Dünya yıkılsa umrunda değilmiş gibiydi. "Aşkolsun bebeğime ya, kasıtlı dedin değil mi? Çok uyanıksın ha" dedi. "Bu ne demek şimdi?" diye yalancı bir merakla ve neredeyse sırıtmaya yakın bir gülümsemeyle sordum. 

- Anlaşılan senin övülesin gelmiş.
- Hah, hah ve hah diyorum, başka da birşey demiyorum
- Doktor hanım, ben sizi taaa şu kadarcıkken bilirim.
- Hımm
- Hımmm ya, evet.
- Nasıl bilirmişsin bakalım?
- Ya Duru, duruver iki dakika lütfen. Uğraşma benimle, hadi ye ye. Seni atta götüreceğim.
- Ha, şimdi de "DURU VER" olduk ha. Vay be. Ver ver nereye kadar, aslanım? Masada mı yoksa yatakta mı istersin?
- Süzme manyaksın kızım sen. Seni nereme koysam bilmiyorum. Seviyorum ülen seni. 
- Bana kızım deme!
- Bebaaağııım!!!
- İğrenç herif. O ne ağzındakiler, zeytin mi peynir mi ne?
- Kusmuk.
- Ben çok sıkılıyorum yaaaa, Ceeenkk beni eğlendir. Hemen çabuk şimdi güldür beni.
- Siz kadınlar bu kadar az yediğiniz halde bu kadar enerjiyi nasıl buluyorsunuz hiç anlamıyorum. 
- Sabah verdin gazı, verdin gazı, olacağı bu işte. 
- Ye ye
- Böööö
- Deli ya!
- Aslında bu sabah, bu tost ekmeklerini fırına verecektim. Salam, kaşar ve üstüne de pul biber koyacaktım. Ama vazgeçtim. Cezalısın. Pis şişko seni.
- Oy oy oy, öldürseydin de bu lafı demeseydin.
- Gücüne mi gitti şişko demem?
- Yok o değil, fırına vereceğin tost ekmekleri için dedim.
- Al işte, pisboğazsın dediğimde de kızıyorsun. 
- Halbusiki böyle olmamalıydı değil mi, sayın Kader Deyirbaz?

Ah bu ismi sevmiyorum. Bana Duru denilmesini istiyorum hep. Duru. Benim adım Duru olmalıydı. Cenk beni kızdırmak için arada bir gerçek adımı söylerdi. Arkadaşlarım ve Cenk bana Duru diye hitap ederlerdi, ancak devlet hastanesinde bana, maalesef Kader diye hitap ediliyordu. Çocukluktan beri, ismimi benimseyemedim. Modern bir isim gibi gelmiyordu bana. Hep Duru derdim kendi kendime evcilik oynarken.

Cenk ile -benim nöbetime denk gelmeyen- haftasonları yaşadığımız bu kahvaltı anları öyle güzel geçiyordu ki, dışarıdan birileri bizi görse, heran kavga edeceğimizi düşünürdü. Fakat biz öyle güzel şakalaşıyorduk ki, ne dersek diyelim birbirimize gülmekten, gülümsemekten kendimizi alıkoyamıyorduk. Birlikte dışarıdayken daha resmi sevgili rolü takınıyorduk. Doktor ve Öğretmen'e yakışır şekilde. Söylenen sözlerde, kullanılan eksiksiz nezaket cümleri ortalığa yayılıyordu. Gün bittiğinde herkes kendi evine gitmiş olacak. Haftaiçi, özellikle benim dengesiz çalışma saatlerim yüzünden daha çok telefon ile görüşüyoruz. Beyfendinin kafasına eser de bana sürpriz yaparsa, arada hastaneye gelip beni yemeğe çıkarıyordu. Öğle yemeği değil, neredeyse akşam yemeği diyebiliriz. Okul ile hastane arası epey uzak. Gelip gitmesi bir işkence. Cenk henüz bir araba da almadı. Şu sıra alabileceğini de hiç düşünmüyorum. Biraz ben destek vereyim desem, kafamı yarar. Beyfendimiz çok gururlu. Neyse, eski meseleleriyle ilgili işi bittiğinde ona da sıra gelecektir. Benim evim ile hastane neredeyse yürüme mesafesinde. Nedense bir araba alma fikri kafamda oluşmadı. Bir araba almalıyız. Evet, evet.. Bize, bir araba şart. "Cenk, bize bir araba şart" diye mırıldandım, otobüs durağına yürürken.

  1. Duru aşk, Bölüm 1: Evde
  2. Duru aşk, Bölüm 2: Dışarıda
  3. Duru aşk, Bölüm 3: Yerde
  4. Duru aşk, Bölüm 4: Hastanede
  5. Duru aşk, Bölüm 5: İçimde


 Duru Aşk / 19.04.2012 / Murat Dicle
Yorum Gönder